SENDİKAL ALEMDE
SAĞ'LI SOL'LU YAKLAŞIM
DEMOKRATİK MÜCADELE ve AB

Rüştü APAYDIN
 

 
 

Ülkemizde sendikal kuramın (teorinin) yeterli netlikte kavranamaması, pratikte (uygulamada) bir takım sıkıntıları "yanlış yönelmeleri” gündeme getiriyor. Sendikal yapı, kendi bünyesinden türeyen ya da dışardan enjekte edilen "sağ" ve "sol" yaklaşımların etkisi altında sarsılıyor, zayıf düşüyor.

Doğru sendikacılığın ana hedeflerinden birisi, ekonomik mücadele (sömürüyü sınırlandırma - azaltma mücadelesi) ise, ötekisi de, demokratik mücadele (temel hak ve özgürlüklerin sınırlarını genişletme mücadelesi) dir.

Bu iki mücadeleyi aynı kararlılıkla yürütmek ve atbaşı götürmek gerekir. Bunlardan birinden verilecek taviz (ötekinin lehine bile olsa), sendikal doğrultudan bir sapmadır ve sonuçta zarar getirir.

Sendikal hareket için "sağ yaklaşım" ne demektir?

 Şu demektir: öncelikle sendikal hedefi küçük (zayıf) tutmak; hükümetten, işverenden, TBMM'den, ilgili bakanlıktan istenmesi gerekenlerin bir kısmını "es" geçmek demektir. Örgütün iş ve işlev hacmini işveren lehine daraltmak demektir.

Bu tutumun bir devamı olarak da, mücadele araçlarının bir kısmını toprağa gömmek demektir. Yani, verilmesi her sendikacıya farz olan mücadeleyi vermemek, temsil ettiği kitlenin yakıcı talep ve ihtiyaçları uğrunda "sendikal araçları" yerli yerinde kullanmamak demektir.

Sendikal literatürde "Amerikan Sendikacılığı", "Muhafazakar Sendikacılık", "Ücret Sendikacılığı" olarak da nitelenen sağ yaklaşım, sendikacılğı üç - beş maddelik "özlük ve meslek hakları" sıralamasıyla sınırlandırmaktadır.

Demokratik mücadeleden, temel hak ve özgürlüklerin savunulmasından, barıştan, sınıf dayanışmasından, sınıf kadeşliğinden... söz etmeyin bunların yanında. "Eylem" demeyin bunların yanında; "etkinlik" deyin. "Mücadele"yi fazla kullanmayın! Hangi anlamda ve niyette kullanırsanız kullanın "devrim" çıkmasın ağzınızdan. "Teori"den, "pratik"ten hiç bahsetmeyin. Hatta, mümkünse, "sağ" ve "sol" kavramlarına hiç yer vermeyin konuşma ve yazılarınızda. Yine mümkünse, slogan'a hiç başvurmayın. "Emekçi" demeyin, "çalışan" deyin.

Bu tesbitlerimizde eksiklik var, fazlalık yoktur. Hele abartma hiç yoktur.

Kısa deneyimimiz, "sağ yaklaşım"ın sendikal hayat için fevkalede sakıncalı, zararlı olduğunu hiç bir kuşkuya yer vermeyecek biçimde gözler önüne sermiştir. Bu yanlış yaklaşımla mücadele etmek ve onu doğru hatta çekmek, demokratik sendikacılığın başlıca görevidir.

 

Sendikal hareket için "sol yaklaşım" ne demektir?

Şu demektir: Öncelikle sendikal hedefi olması gerekenden büyük tutmak veya göstermek; hükümetten, işverenden, TBMM'den, ilgili bakanlıktan istemesi gerekenlere bir de politik talepler eklemek demektir.

Örgütün iş ve işlev hacmini olması gerekenden daha geniş tutmak demektir. Sendikal eylemliliğin hiç bir aşamasında ve hiç bir savaşımında kullanılmasına gerek duyulmayacak araç - gereçleri üyenin ve örgütün sırtına sarmak demektir. Kendi elindeki gül gibi işini bir yana bırakıp onun bunun "taşeronluğuna"na soyunmak demektir.

Emekçilerin özlük - meslek haklarını şöyle bir yarım ağız ifade edip esas heyacan verici konuya geçmeyi pek sever bunlar. "Heyacan verici konu" da artık herkesin malumu: önce ülkeyi kurtarmak, sonra işçi sınıfını, sonunda da işyerini... Bunun için de ne gerekli? "devrimci mücadele!" Ah gözünü sevdiğim, her derde deva bildiğim sihirli sözcük, devrim; sen nelere kadirsin! Senin için can feda! Nerde, ne zaman, nasıl, kimlerle, kimlere karşı... olması hiç önemli değil, hiç! Yeter ki bu uğurda mücadeleye kararlı olunsun.

Bu sol yaklaşıma, bilerek ya da bilmeyerek, omuz veren önemli bir kitle var ülkemizde. Bu, diri, dinamik, mücadeleci insanlar, "partisel politika" ile "sendikal politikanın” sınırlarını iyice belirleyip bu sınırların ve alanların güvenliğini korumaya soyundukları gün, ülkemiz memur sendikacılığı tarihsel bir kazanım elde etmiş olacaktır.

Bu "sol yaklaşım" doğru bir hatta çekilmedikçe, sendikacılıktan beklenen ürünü almak pek mümkün gözükmemektedir.

Öte yandan; bir sendikada, şu iki sözcükten biri sürekli yasaklı, öbürü sürekli baş tacı olamaz. Nedir bu sihirli sözcükler? "Mücadele" ve "uzlaşma..." Bu sözcükler, sendikal literatürde, birbirinin alternatifi değil, birbirinin tamamlayıcıdırlar.

Sendikal hayatta ne sürekli mücadele, ne de sürekli uzlaşma söz konusu olabilir. Mücadele, bir uzlaşma ile son bulmuyorsa, o mücadele "sendikal mücadele" değildir. Uzlaşma, bir gün yeni bir mücadele başlatmıyorsa, o uzlaşma "sendikal uzlaşma" değildir.

Sendikal hareket için ideal olan, bu ikilinin, birbirini kovalayan ve sürekli devinim halinde olan "oklu bir çember" oluşturmasıdır.

İşin amentüsü, demokrasi için mücadele, demokraside uzlaşma; ekonomik kazanımlar için mücadele, "kazandım" dediğin yerde uzlaşma...

Ve yine, yeniden yeni hedefler ve yeni kazanımlar için yeni mücadele süreçleri...

 

DEMOKRATİK MÜCADELE VE SENDİKALAR

Tarihsel süreçte yaşanmış ve görülmüştür ki, sendikal mücadale ile demokratikleşme arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu ikilinin, "sebep - sonuç" protokolü gözetmeden attığı adımlar daima yapıcı ve yaratcı mekanizmalar ortaya koymuştur. Bu iki olguyu, peş peşe giden iki vagon gibi değil de, yan yana yol alan, kimi zaman içice geçip sarmaş dolaş olan, sonra tekrar ayrılıp bir biri, bir öteki öne geçerek hedefe yürüyen aynı yumurta ikizleri gibi düşünmek daha uygun bir yaklaşım olur kanaatindeyiz.

Ama illa bir ayrıştırma ve sıralama yapmak zorunluluğumuz varsa, şöyle diyebiliriz: batıda, sendikal hareket daha önce toparlanmış; demokratikleşmeye ivme kazandırmıştır. Bizde ise, demokratikleşme hareketleri, sendikal oluşum ve gelişmelerin önünü açmıştır.

Son yıllarda dünyada ve ülkemizde yaşanan olaylar ve deneyimler göstermiştir ki, bu iki olgu bir diğerinin "olmazsa - olmaz" koşuludur.

Demokrasinin sınırlarını genişletme mücadelesi, aynı zamanda, sendikal hak ve özgürlüklerin de sınırlarını genişletme mücadelesidir. Ya da tam tersi... Sendikal alanın toplam yüzölçümünde ve dikey iş hacminde ve işleyişinde demokrasi dışı olan ya da demokrasi ile çelişen en küçük bir nokta ve en küçük bir vida yoktur, olmamaz.

Demokrasiyi hafife alan, onun için sıtkı candan mücadele etmeyen örgütler, adı sanı ne olursa olsun, SENDİKA değildir. Biz, bu görüşten hareketle, dincilik ve milliyetçilik motifini esas alan sendikaların büyük bir yanlış içinde olduklarını ve sendikal harekete herhangi bir şey veremeyeceklerini ifade ediyoruz.

Emekçi sınıfın canını dişine takarak, büyük özveri ve yiğitlik örnekleri vererek elde etmiş oldukları "demokratik kazanımlar"ı, burjuva demokrasisi genellemesi ve gevelemesi ile küçümsemek de, emekçi sınıfına ve onun mücadelesine saygısızlıktır ve aynı derecede yanlıştır.

Burjuvazinin mecbur bırakılmadıkça, ensesine binilmedikçe, emekçiler lehine parmağını bile oynatmayacağı çok iyi bilindiği halde, kapitalist bir düzendeki her şeyi burjuvazinin malı ve kazanımı saymakta, ya saflık vardır ya da kasıt. Ya da en kötüsü, küçük burjuva radikalizminin işçi sınıfına güvensizliği ve saygısızlığı...

"Burjuva demokrasisi" kavramı, burjuvazinin kraldan ve aritokrasiden demokratik haklar ve özgürlükler istediği ve bu uğurda emekçileri de yanına alarak mücadele ettiği bir dönemin kavramıdır. Aradan ikiyüz yıl geçmiştir. Ve bu ikiyüz yılda köprülerin altından çok sular akmıştır. Bugün kapitalist üretim biçiminin egemen olduğu toplumlardaki demokratik kazanımların ve elde edilen özgürlüklerin tamamı, emekçilerin eli ürünüdür, emekçilerin malıdır, "emekçilerin demokratik" kazanımlarıdır.

En ufak bir kuşkuya ve tereddüde düşmeden ifade ediyoruz ki, BUGÜN:

1. Sendikal hareketimizi sağlam ve sağlıklı bir yapıya kavuşturacak ileri bir mevzuat'a sahip olmanın yolu, tutarlı bir demokrasi mücadelesinden geçmektedir.

2. İşyerimizdeki, işkolumuzdaki binbir sıkıntının ve açmazın çözümü, yine demokrasi mücadelesinde ve onun kazanımlarındadır.

3. Ülkemiz genelindeki sancı, bütün organlardaki ve mafsallarındaki ağrı, doğrudan doğruya, eski kalıp ve kafaların demokratik talep ve ihtiyaçlara cevap verememesinden kaynaklanmaktadır.

Bir tarafta; baskıcı, şiddet yanlısı,savaş yanlısı, geri, bağnaz, ırkçı, şoven, bencil kişi, kurum ve kitleler, bir tarafta da; her türlü baskı ve şiddete karşı olan, savaştan nefret eden, gelişim ve değişimlere açık, çok kültürlülüğü benimsemiş, ilerici, çevreci, doğa düşkünü, barışçı, katılımcı ve paylaşımcı kişi, kurum ve kitleler.

Ve önümüzde sıra dağlar gibi duran görevler, çirkinlikler, güzellikler...

 

AVRUPA BİRLİĞİ ve

SENDİKALAR

Avrupa Birliği, bir kurallar, ölçüler, ölçütler, kıstaslar, kriterler... manzumesi, bileşkesidir. İçinde yaşadığı çağın en güzel komposizyonu, en güzel konçertosu. İnsanlığın en güzel düşlerinden birinin gerçekleşmesi. "Dünya Birliği"ne doğru giden yolun büyük ve eşsiz başlangıcı...

Hiç kimsenin ve hiç bir kesimin en ufak bir şekilde şüphesi olmasın ki, bugün; Avrupa Birliği kıstasları, kriterleri, ölçüleri, değerleri olarak biçimlenen normlar, yarın, "Dünya Birliği"nin normları olacaktır.

Kriterler tartışılır, Gümrük Birliği tartışılır, Avrupa Ordusu'nun oluşum şekli ve işlevi tartışılır; yanlış ve eksik varsa düzeltilir, tamamlanır. Ama bu tür kasislerden, virajlardan ötürü, "birliğe" karşı çıkmak, birlik yolundan sapmak akılla mantıkla izah edilemez.

"Avrupa Birliği" fikri, gelişkin insan zekasının en güzel, en seçkin bir ürünüdür. Bütün zamanların başyapıtıdır. Abuk sabuk görüşlerle, tezlerle bu büyük esere saldırmak, sadece ve sadece saldırganların zeka seviyesini, büyük eserler karşısındaki şaşkınlığını, aymazlığını ve avanaklığını tescil eder.

Artık şunu herkes çok iyi anlamalı ve beyninin en müsait yerine kazımalı: Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne Üyeliği konusu, politik-ideolojik bir konu değildir. Tamamen sosyolojik (toplumsal) bir konudur. A partisinin B sendikasının, C derneğinin "dünya görüşü"ne, "ideoloji"sine göre tartışılacak, yorumlanacak bir konu değildir. En azından "bugün"den sonra böyle değildir. Ülkenin her bir karışını, her bir bireyini doğrudan ilgilendiren bir konudur.

"İyi ama, ben milliyetçiyim..."

Ol. Sen de milliyetçi ol. Milliyetçi kal. Avrupa'da milliyetçi yok mu? Hem ne güzel; "Avrupalı milliyetçi" olacaksın...! "Türk'e Türk Propogandası yapmak" sıkıcılığından da kurtulacaksın. Türk'ün ve Türklüğün iyiliğini, güzelliğini, konukseverliğini, yiğitliğini, dürüstlüğünü... daha geniş bir coğrafyaya ve topluma yayacak, yaşatacaksın...

"İyi ama, ben dinciyim. Biraz da kökten...".

Ol. Ol. Sen de dinci ol. Hatta "kökten dinci" ol. Hiç bir mahsuru yok. Bilakis faydası var. Orada, ortam ve iklim tam size göre.

İyi de, ben Kürdüm, Güneydoğuluyum..."

Ol. Hiç sakıncası yok! Sen de Kürt ol. Hatta Kürtçü ol. Bir Kürt ve Kürtçü olarak, ne istiyorsan, ne arıyorsan, orada var. Hem de bol bol var. Bir yığın Kürt kardeşimiz yıllardır oralarda gül gibi geçiniyorlar.

"Abi, şey, ben solcuyum. Ben..."

Ohoo, en kolayı senin işin! Senin gibisi dolu Avrupa'da. Binbir çeşidi var. Bir de sen ol. Herkesten önce sen istemelisin Ora'ya girmeyi. Herkesten önce... iyi düşün.

"Hey, buraya bakın! Biz de solcuyuz ama biz ulusal solcuyuz; yani, şeyiz... hem milliyetçiyiz, hem solcuyuz. Yani...

Ha, tamam. Anlaşıldı, anlaşıldı.

Ne olduğunuz pek anlaşılır gibi değil ama olsun, olsun. Siz de gelin. Siz olmayınca Avrupa'nın bile tadı tuzu olmaz.

................

................

Yukarıda sıraladığımız "takıntılı" odaklar için dahi AB'nin uygun bir ortam ve iklim olduğunu ifade ettikten sonra, sendikalar ve sendikacılar için bu konuda söylenecekler kısa ve yalın olacaktır:

Herhangi bir sendika ve sendikacı, kendi dışındaki alemden ne bekliyor, ne İstiyorsa, hemen hemen hepsi AB normlarında var. Belki de bir çok alanda istenenden fazlası da var.

Öyleyse:

"Kriterler şöyle diyor, biz böyle istiyoruz" diyecekleri, bir sorun, sıkıntı yok. Sendika ve sendikacılara düşen:

—        Kopenhag Kriterleri'nin ne olduğunu, neyi amaçladığını;

—        Maastrich Sözleşmesi'nin neleri kapsadığını;

—        Roma Anlaşması'nın neyi hedeflediğini;

—        Helsinki Senedi'nde nelerin yer aldığını;

Hiç zaman kaybetmeden bir güzel öğrenmek, hazmetmek ve kendi hedef kitlesine indirmektir. O zaman görecek ve anlayacaklardır ki, önlerinde açılan dünya, kendilerinin de özlemini çektiği, içinde yaşamak istediği dünyadır.

Kim istemez, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlık halarının korunmasını?

Kim istemez, enflasyonun indirilmesini, işsizliğin giderilmesini, gelir dağılımının düzeltilmesini ve bölgelerarası dengesizliğin giderilmesini?

Türkiye’nin iki yüz yıllık Batılılaşma ve demokrasi mücadelesinin tersine çevrilmesine izin vermeyeli ve tam demokrasinin kurulması yolunda mücadelemizi güçlendirelim.

"Takıntılar”dan, "akıntılar”dan, "sıkıntılar”dan ve de bilcümle "saplantılardan arınmanın, kurtulmanın şansı ve olanağı önlerindedir...

370 milyonluk AB cografyasına bir yetişkin, bir okumuş gözüyle bakıp da, sadece "sermayenin birliğini" görmek, ancak ve ancak tahsille elde edilebilecek bir cehalet örneğidir. Ve de korkunç bir siyasal körlüktür.

Sen; milyonlarca emekçi halkın, işçinin, köylünün, memurun, gencin, demokratın, sosyalistin, çevre dostunun, doğa tutkununun, ilerici gençliğin, sanatçının, sporcunun... dipdiri yaşadığı koca bir kıta'ya bak ve "sermayenin Birliği"den başka bir şey görme..!

Pes vallahi! Aşk olsun!

"Emeğin birliği"ne, "emekçilerin kardeşliği"ne kör bak; kendi muadillerinle, meslektaşlarınla, işkolu örgütlenlerinle temas kurma, kolkola girme, sesini duyurma ...

Sonra da kalk, "AB de neymiş”, “sermayenin birliği" deyiver.

Yazık oluyor! Bir çok şeye birden yazık oluyor. İnsan aklına yazık oluyor. “Dünyanın ezilen halkları ve emekçileri birleşin” diyen insanın kemiklerine yazık oluyor. Sendikal teoriye yazık oluyor... Hülasa, bir çok şeye birden yazık oluyor, beyler.

 

 
 

Ana Sayfa  | İçindekiler | Bir sonraki yazı

 
 

web:www.sendikalbirlik.net, e-posta: sendikalbirlik@sendikalbirlik.net

 
 

Sendikal Birlik, Üç Aylık Sendikal Kültür Dergisi, Haziran 2004, Yıl 1, Sayı 2