ULUSAL EĞİTİME VEDA MI?Dr. Niyazi Altunya |
||
|
Ulusal Eğitim Kavramı Eğitim; insan davranışlarının bilinçli ve düzenli olarak değiştirilmesidir. Çağdaş eğitimin; insan aklını özgürleştirme ve kişinin tüm yeteneklerini geliştirme gibi iki temel amacı vardır. Eğitim bu amaçlarını geliştirirken; kişiye yaşamsal becerileri, ulusal değerleri, demokrasi ve insan hakları bilincini kazandırır; onun çevreye ve kültüre dinamik uyumunu sağlar; çağdaş teknolojiye egemen olmayı öğretir. Eğitim, belirli bir ülkeye uyarlandığında, o ülkenin "ulusal eğitim" politikasına dönüşür. Ulusal eğitim kavramı, devrimlerle oluşan ulusal devletin eğitimini anlatır. 1789'da gerçekleşen Fransız Devrimi ile ondan yaklaşık 235 yıl sonra gerçekleşen Türk Devrimi, kendi eğitim politikasını net bir biçimde "ulusal eğitim" olarak belirlemiştir. Devrim sonrası ulusal eğitime "devrimci eğitim" de denir. Çünkü, devrimin ulusal eğitimi, hızlı değişim ve dönüşümü hedefler. Köklü devrim geçirmeyen ülkelerin ulusal eğitimi, daha uzun bir süreçte gerçekleşmiştir. Türkiye'de ulusal eğitimin çerçevesi, Kurtuluş Savaşı'nın ilk aşamasında çizilmiştir. Kurtuluş hareketi, ulusal egemenlik temelinde yürüdü. Kongreler sürecinde ortaya atılan "milli egemenlik" ilkesi, 20 Ocak 1921 tarihli ilk Türkiye Anayasası'nın 1. maddesini oluşturdu. Ulusal Kurtuluşun lideri Mustafa Kemal, Türkiye Muallime ve Muallim Cemiyetleri Birliği'nin topladığı kurultayda, 15 Temmuz 1921 günü yaptığı konuşma ile "milli egemenlik" ilkesinin gereği olan "milli maarif (ulusal eğitim) ilkesini ortaya atmıştır. O, bu konuşmasında, Şark'tan (dinsel dogmalardan) ve Garp 'tan (emperyalizmden) gelen tüm olumsuz etkilere karşı savaşmayı öğreten bir ulusal eğitim beklemekteydi. Büyük devrimci, bu konuyu 1 Mart 1922 günü TBMM'de; Kurtuluştan hemen sonra 27 Ekim 1922 günü Bursa'da öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmalarda ulusal eğitime önemli bir vurgu yapmıştır. 1 Mart 1922 günü şöyle diyor: "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, [onlara] en önce ve her şeyden önce, Türkiye'nin bağımsızlığına, kendi benliklerine ve ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir..." Onun, 27 Ekim 1922 günü öğretmenlere söylediği; "Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnızca ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacak ve yaşatacaksınız." sözleri, devrimin kökleşmesinde ulusal eğitimin yerini apaçık ortaya koyar. Toplumun değiştirilip dönüştürülmesinde eğitimin büyük gücüne inanan Atatürk, öğretmenlere ve onların örgütüne, kendisinden önce ve sonra hiçbir devlet adamının göstermediği candan yakınlığı göstermiştir. O, 1920'de TBMM'nin açılışını izleyen günlerde Ankara'da kurulan Muallimler Cemiyeti'nin hâmisi (koruyucusu) olmuş, ulusal eğitim politikasını ilk kez onun kurultayında ortaya koymuş, kadın öğretmenlerinde yer aldığı örgütü gerici milletvekillerine karşı korumuş, 1924'te oluşan Türkiye Muallimler Birliği'nin ilk genel kurulunu eşi (Urfa delegesi) Latife Hanım'la birlikte izlemiştir. Bu genel kurul sırasında öğretmenlere söylediği şu sözler, gurur okşama tavrının çok ötesinde bir anlam taşır: "Türkiye Muallimler Birliği'nin bütün yurtta örgütlenmesini, Konya'yı olduğu gibi Van'ı, Hakkâri'yi de örgütü içine almasını ve her köyde üyesi bulunmasını derin bir ilgi ile bekleyeceğim. Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden 'fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür' nesiller ister!" (25 Ağustos 1924) Cumhuriyet Eğitiminin Kuruluş İlkeleri Cumhuriyet eğitiminin bugüne de ışık tutan kuruluş ilkeleri, kendi gelişim sürecine koşut olarak oluşmuştur. Atatürk'ün, Anadolu'ya geçişinden başlayarak bu ilkeleri çeşitli konuşmalarında, bilinçli ve sistemli olarak dile getirdiğini görüyoruz. Böyle olması çok doğal. Çünkü, eğitim, her devrimci hareketin önemli bir itici gücü, kökleşmesinin de en etkili aracıdır. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde oluşan, bugün de önemini koruyan eğitim ilkelerine kısaca değinmek yararlı olacaktır. 1. Ulusallık: Bu konuda gerekli açıklama biraz önce yapıldı. 2. Bilimsellik: Atatürk'ün, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." sözü, sadece eğitim alanıyla sınırlı değildir; ancak eğitim açısından daha büyük önem taşır. Çünkü, çağdaş, demokratik bir siyasal rejimi yaşatacak insanlara bilimsel düşünme yeteneği, bilimsel bir eğitimle kazandırılır. Bilim, dogmatik düşüncenin, yabancılaşmanın yolunu kesecek en önemli araçtır. 3. Laiklik: Laiklik, yönetsel düzeni özgür akla dayandırmak demektir. Türkiye'de laikleşme süreci, 1919'da, ulusal kongrelerde dile getirilen "ulusal egemenlik" ilkesinin benimsenmesiyle başlamış, 1937 yılında Anayasaya "laiklik" ilkesinin girmesiyle tamamlanmıştır. Türkiye, laiklik ilkesini benimserken "din ve vicdan özgürlüğü"nü de korumuştur. 1924 Anayasası'ndan "Devletin dini, Din-i İslamdır." hükmünün 1928'de çıkarılması ile ilgili önergeyi verenlerden Başbakan İsmet Paşa'nın "Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinlerin devleti idare edenlerle edecekler elinde bir alet olmaktan kurtuluş teminatıdır..." sözleri bu gerçeği açıkça ortaya koyar. Türkiye'de laiklik ilkesinin önce eğitimde yaşam kazandığı söylenebilir. 3 Mart 1924 günü kabul edilen "devrim yasaları" eğitimde bilimin tekelini sağlamıştır. 1926 tarihli Medeni Kanun (m.266)'la çocuğun din eğitiminin aileye bırakılması ve bir Talim ve Terbiye Kurulu karan ile program dışına çıkarılması, içeriğinin yenilenmesi, MEB Müdürler Kurulu karan ile öğretmenlikle imamlığın ayrılması gibi çabalar laik eğitimle ilgili olumlu gelişmelerdir. Devrim sürecinde, Tevhid-i Tedrisat Kanunu (m.4) ile MEB'e "istisnai" bir yükümlülük olarak "din görevlisi" yetiştirme ödevinin verilmesi o zaman haklı olarak laikliğe aykırı bulunmamıştır. 4. Demokratiklik: Gerçek anlamda demokrasi, yönetimde özgür aklın çoğunluğu alması demektir. Kurtuluş süreciyle benimsenen "ulusal egemenlik" ilkesi, böyle bir demokrasiyi benimsiyordu. Onun için, 1923'ten itibaren okullarda öğrenci yönetimine yer verildiğini görürüz. Yurttaşlık (Vatandaşlık) derslerinde, demokrasi konusunda temel kavramlar işlenirken, okulun günlük yaşamında uygulama da yapılmaktaydı. 1930'dan sonra geçilen Tek-Parti yönetimine karşın, eğitimde kuramsal ve uygulamalı demokrasi eğitiminin sürmesi, öğrenci örgütlerinin demokrasi açısından yaşatılması anlamlıdır. Çünkü, özgür aklın çoğunluğu olmadan gerçek demokrasiye geçilemiyor, "demokrasi" ve "çoğulculuk" adı altında gericilik örgütleniveriyordu. Bazı çevreler "Altı Ok arasında demokrasi yok" yaygarası yapsalar da Atatürk'ün, 1930'lu yıllarda demokrasi, hak ve özgürlükler konusuna ne kadar kafa yorduğu, emek verdiği belgelerle ortaya konmuştur. 5. Halkçı ve Hakçı Eğitim: Cumhuriyet Devrimi, herkesi "eşit değerde birey" olarak kabul eden bir harekettir. Her insanın bir değer olması, "halk egemenliği"nin ve demokrasinin temelidir. İnsanın gerçek değerini bulması ise yeterli eğitimle olanaklıdır. Bu nedenle eğitim, "temel" bir insan hakkıdır. Demokratik halk devletinin gerçekleşmesi; her insana gerçek değerini kazandıracak ve onun aklını özgürleştirecek kadar eğitimi sağlamaya bağlıdır. Bu nedenle bilimsel ve laik Cumhuriyet eğitimi her yurttaşa yeterince sağlanmalıydı. Bunun için okullar, Millet Mektepleri, Halkevleri ve Odaları ile Türk Silahlı Kuvvetleri'nin olanakları seferber edilerek, çocuk ve yetişkin, kadın ve erkek herkese temel bir eğitim sağlama, Cumhuriyeti kuranların temel hedefi idi. Cumhuriyet eğitimi, kurulu düzeni koruyan bir eğitim olmakla sınırlı kalmamış, bir kişi hakkı olarak da önem kazanmıştır. 6. Kız-Erkek Karma Eğitim: Cumhuriyetin kurucu kadrosu, kadın-erkek eşitliğini sağlamanın temelinde de eğitimin yattığını görmüştür. Bunun için kadınları, kızları öğrenim görmeye özendirirken, adım adım karma eğitimi de yaygınlaştırmıştır. Özellikle devrimci Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey 'in dönemi (1926-28) bu konuda önemli bir başlangıçtır. Türkiye karma eğitime, bir çok gelişmiş Avrupa ülkesinden önce geçmiştir. 7. İşlevsellik: Cumhuriyet eğitimi, toplumsal gereklilikler yanında kişinin günlük/somut yaşamını etkileyen, onu yaşama daha çok bağlayan bir araç da olmalıydı. Atatürk, bu konudaki görüşlerini Cumhuriyetin ilanından önce dile getirmiştir: "Eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için gereksiz bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık zevki olmaktan çok, günlük yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, işe yarar ve kullanılabilen bir aygıt durumuna getirmelidir." (1923) Bir yıl sonra da "yurt çocukları, her öğrenim basamağında, ekonomik alanda yapıcı, etkili ve başarılı olacak şekilde donatılmalıdır." der. (1924) Ancak bu uyarı, eğitimi salt pratik beceri edindirmeye indirgemiyor, aklı ve duyguları özgürleştirmeyi de içeriyor. Atatürk bu sözleriyle, o günlerde yıkıntı halindeki ülkenin kalkınması, üreticinin ve üretimin canlandırılması için eğitime hedef gösteriyor. 8. Barışçı Eğitim: Atatürk, bir ülkeyi işgal etme düşüncesinin tüm halka ait olmayıp o ülkeyi yönetenlere, özellikle de "küreselleşmek" isteyen emperyalist yatırımcılara ait olduğunu biliyordu. Savaşın bitiminde "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesini ortaya atması, onun ezilmiş halklar arasında kökleştirmeyi istediği barış ülküsünü dile getirir. Ona göre eğitim; yerel, ulusal ve evrensel barış ülküsünü de yaratmalıdır. 9. Devrimci Eğitim: Eğitim, toplumda var olan değerleri kazandırma, kurulu meşru düzeni koruma yanında, değişimi de öğreten bir araçtır. Eğitim, özellikle devrim geçiren toplumlarda, hızlı dönüşüm ve değişimi benimsetmenin temel aracıdır. Bu yaklaşım tüm devrimlerde (karşı-devrimlerde de) geçerlidir. Cumhuriyet devrimi, başlangıcından 18 yıl sonra Anayasasına koyduğu "Altı İlke" (Ok) arasına "devrimcilik"i de almıştır. Bu yaklaşım, devrimin, yaşamın bir gereği olduğunu, temposu değişse de yaşamda sürekli bir devrimin sürüp gittiğini kabul etme anlamına gelir. Bu nedenle eğitim, tarihin belirli bir aşamasında donup kalmamalı, değişimi izlemeli, hatta değişimi özendirmelidir. Bu ilkeler, köleleştirici "yeni dünya düzeni" ile onun dölü dinci devlet düzeni karşısında bugün de dört elle sarılacağımız ilkelerdir. Ulusal Eğitimden Sapma Ulusal eğitimin bu amaç ve ilkeleri, 1946'dan sonra aşındırılmaya başlandı. Üstelik bunu Türk Devrimini gerçekleştirmiş olan CHP'nin şovenist milliyetçi kanadı başlattı. 1945'te Birleşmiş Milletler'in ve onun bağlı kuruluşu olan UNESCO'nun, 1949'da Avrupa Konseyi'nin kurucusu olan ve aynı yıl İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni kabul eden Türkiye, CHP'nin sağ kanadının iktidarında en başta Köy Enstitüleri'ni yozlaştırarak, Atatürk'ün temellerini attığı ulusal eğitimden sapma yoluna girmiştir. 1950'de Demokrat Parti'nin iktidara gelmesiyle ulusal eğitimden sapma, çok yönlü bir yozlaştırmayla hız kazanmıştır. Bu dönemde eğitimle ilgili temel kararlarda yeteneksiz Amerikan uzmanlarının söz sahibi edilmesi, dincilerin Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam-Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri ve mantar gibi biten Kuran kursları yoluyla örgün ve yaygın eğitimi baskı altına almaları, Köy Enstitülerinin kökünün kazınması gibi işlemlerle ulusal eğitim çürümeye terk edildi. 27 Mayıs 1960 Askeri müdahalesi, sivillerin ağırlığıyla özgürlükçü bir Anayasa getirirken, ulusal eğitimin güçlenmesine katkı sağlayamadı. Çünkü, devrilen Demokrat Parti'nin dinci mağdurları, 1961'den sonra oluşan koalisyon hükümetleri üzerinde yine etkili oldular. Amerikan etkisi uzmanları ve barış gönüllüleri aracılığıyla daha da yoğunlaştı. Müdahaleci askerlerin şovenist milliyetçi Alpaslan Türkeş kanadı üniversiteden yetkin, Atatürkçü öğretim üyelerinin, MEB'den Köy Enstitüsü kökenli eğitimcilerin tasfiyesini sağladı. Dinci/şeriatçı çevreler, dernek, vakıf ve lobileri aracılığı ile kadrolaşmalarını rahatça sürdürdüler. Tutucu partilerin desteğiyle kurdurulan "Milliyetçi" ve "mukaddesatçı" öğretmen örgütleri, öğretmenlerin kendi öz güçleriyle kurdukları Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu'na, Türkiye Öğretmenler Sendikası'na musallat oldular. Ulusal eğitimden sapmanın en etkili dönemi, Süleyman Demirel'in tek başına iktidara geldiği 1965 sonrasıdır. Demirel iktidarı, tohumları 1950'lerde atılan bugünkü AKP iktidarının iklimini hazırlamıştır. Hele onun 1960'lann sonunda kurduğu "mebus pazarları" ile 1975-78 arasında Erbakan ve Türkeş'le kurduğu Milliyetçi Cephe koalisyonları, genel olarak siyasal rejimde ve eğitimde gericiliğin baharını hazırlamıştır. Onun bitiremediği işleri, 12 Eylül 1980 Darbesinin generalleri ile onların sivrilttiği Turgut Özal tamamlamıştır. Bu arada sosyal demokrat sol iktidarlar ne yaptı dersiniz? CHP, Bülent Ecevit'in liderliğinde, 1974 ve 1978'de azımsanmayacak çoğunluklarla iktidara geldi. Birincisinde, Milli Eğitim Temel Kanunu'na aykırı olarak İmam-Hatip Ortaokullarını yeniden açtı, bunları plan ve program yönünden başıboş bıraktı. Yine bu dönemde ulusal eğitimin kaleleri olan ilköğretmen okullarını kapattı. İkincisinde bu kalelerin burçları olan eğitim enstitüleri ile yüksek öğretmen okulları kapatıldı. DSP lideri Ecevit ise, azınlık ya da çoğunlukla iktidarda olduğu 1997-2002 döneminde dinci akımın en yaygın olanı Fetullahçılık (Nurculuk) ile ulusalcılık arasında salıncak kurdu. Bu arada gerçekten ulusal eğitime gönül veren çoğu sınırlı yetkilere sahip eğitimciler elbette sorumluluklarını yerine getirmeye çalıştılar, ancak çok yönlü tutuculuk etkisini sürdürdü. Son Ecevit Koalisyonu, MEB'de yönetici kadrolarını boş tutarak AKP'ye büyük kolaylıklar sağladı. Deniz Baykal'ın egemenliğindeki CHP muhalefeti, içinde ve yakınında bulunan yetkin, ulusalcı kişilere karşın bir ulusal eğitim projesine sahip değildir. Geçmişte benim de katkıda bulunduğum üç eğitim raporunu Baykal birer bahaneyle rafa kaldırmış, tanıştırmaya bile gerek görmemiştir. Zaman zaman utangaç bir ulusalcılıkla Edebali-Türban ve Amerika'na Kemal Derviş arasında gel-git yapan "neo-liberal" Baykalcılığın Türkiye'nin geleceğine ve eğitimine ne getireceğini kestirmek olanaklı değil. Güncel Durum: AKP'nin Yok Etme Politikası Kamuoyunun gözü önünde olup bitenlere bakılırsa AKP iktidarı, Cumhuriyetçi siyasal rejimle temelden hesaplaşıyor. AKP iktidarı, birçok geri kalmış İslam ülkesinde olduğu gibi emperyalist güçlerin güdümünde İslami bir yönetim kurma peşindedir. Bu iktidar, Amerika'nın ya da Avrupa Birliği'nin gözüne girme pahasına ulusal birliği (üniter devleti), Kıbrıs'ı feda etmeyi, ülkenin en güzide topraklarını, işletmelerini yabancılara kiralamayı hatta satmayı göze almaktadır. Atatürk, çağdaş bir toplum yaratmada eğitimin gücünden nasıl yararlandıysa İslamcı AKP de çağdışı bir toplum yaratmak için yararlanmak istemektedirler. Atatürk, aklı özgürleşmiş bireylerden oluşan bir toplum yaratmak istiyordu, dinci AKP aklı tutsaklaşmış bir topluluk istiyor. AKP iktidarı hedefine ulaşmak için gözü dönmüşçesine kadrolaşıyor ve ulusal eğitim mevzuatını (yasa, yönetmelik, program vs.) hızla değiştiriyor. Eğitimi yeşil sermayeye satmanın, üniversiteyi ve öğretmen kadrosunu susturmanın yöntemlerini arıyor. Kısacası eğitime kendi markasını yapıştırmaya çalışıyor. Bunun için dincisiyle, Amerikancısıyla, sivil toplumcusuyla, ikinci cumhuriyetçisiyle, yalaka medyasıyla geniş bir destekçi cepheye de sahip görünüyor. Doğrusu bu iktidarın önemli bir muhalefetle karşılaştığı da söylenemez. Zaten bizde muhalefet genellikle kendisi bir proje üretmez, iktidarın gaf yapmasını bekler. Böyle Gidecek mi? Bu sorunun yanıtı, ulusalcı güçlü bir siyasal kadronun toplumda yön duygusu yaratıp yaratamamasına, ulusalcı eğitim örgütlerinin kayda değer bir muhalefet oluşturup oluşturmamasına bağlı olarak verilecektir. Türk toplumu, kendi aydınının- öncülüğünde ortaçağ karanlığını delerek onurlu, bağımsız ve çağdaşlaşma yoluna girebilmiş bir toplumdur. Umutlu olmamız için kendi deneyimimiz, ulusal belleğimiz bize yol gösteriyor. Gerisi bize kalmış... (24.02.2004)
|
|
web:www.sendikalbirlik.net, e-posta: sendikalbirlik@sendikalbirlik.net |
||
|
Sendikal Birlik, Üç Aylık Sendikal Kültür Dergisi, Haziran 2004, Yıl 1, Sayı 1 |