Bugün özelleştirme temel olarak KİT’lerin mülkiyetinin değişmesi, yani satılması olarak anlaşılmaktadır. Özelleştirme bizim tarafımızdan böyle anlaşılınca, özelleştirme yanlılarının özelleştirmeyi haklı göstermeleri kolaylaşmaktadır. Bir işletmenin verimliliği ile kamu mülkiyeti arasında tezatlık yaratarak bunu özelleştirme için bir neden olarak göstermektedirler. Kamu mülkiyetindeki işletmelerin sanki bir yüzyılın sonunda farkedilen bir yanlış gibi gösterilmesi bu tür sığ ve küresel sermayenin yaklaşımlarının ürünüdür. Bugün gelişmiş ülkeler olarak adlandırdığımız ülkelerin ekonomik atılımlarını gerçekleştirdiği, olumsuz koşullardan kendilerini sıyırdıkları 2. Dünya Savaşı sonrasında bu kamu işletmeleri birer ekonomik motor rolü üstlenmişlerdir.Bu işletmelerin bilinçli olarak yıpratılması, geri kalmış kafaların savunduğu kurumlar olarak gösterilmesi bir tek şekilde açıklanabilir: Özelleştirme aynı ekonomik düşünce ve sistem içinde bir çare, bir seçenek değil bir tercihtir. Bu, özelleştirmeye başvuranların kamu yararını bir takım çıkarlar için feda ettikleri anlamına gelmektedir. Özelleştirme küresel sermayenin bir tercihidir ve ancak ülkelerin yaşadıkları ekonomik değişim ve zihniyet değişimi ele alınarak gerçek anlamı ortaya konabilir.

Özelleştirme uygulamalarının doğru anlaşılmasının bir diğer koşulu da içeriğini anlamaktan geçmektedir. Özelleştirme sadece kamu iktisadi teşebbüslerinin satılması değil, bir bütün olarak kamu yararını gözeten kurumların kar amacına göre değerlendirilmesi demektir. Bunlara sosyal yardımlar, eğitim ve sağlık harcamaları, sosyal güvenlik kurumları da dahildir. Bilinçli olarak, KİT’lerin özelleştirilmesi ile diğer kamu yararı gözeten kurumlarda yapılan değişiklikler farklı şeylermiş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Halbuki temel amaç aynıdır. Aralarında zihniyet açısından hiçbir fark yoktur. Amaç, zaten sosyal devlet açısından değerlendirdiğimizde oldukça geri düzeyde olan ülkemizin kamu yararı gözeten son kurumlarını da, birtakım grupların çıkarları adına ve kar mantığı içinde satmak veya bu mantık içinde işletmektir. Sonuçta kamu işletmelerini satma veya yıpratma mantığı ile kamu yararına işleyen diğer kurumların görev yapmayan hale getirilmesi arasında anlam olarak hiçbir fark yoktur.

Özelleştirme savunucuları devletin esas görevlerinin güvenlik, altyapı gibi hizmetler olduğunu öne sürerler ve devletin ekonomiden elini çekmesi gerektiğini savunurlar. Devletin görevlerini güvenlik, altyapı gibi alanlarla sınırlama, liberalizmin kendi devlet anlayışını tanımlarken kullandığı ifadelerdir. Yani liberalizm için sadece piyasa vardır. Piyasadaki rekabet şartları ve kar mantığı devletin müdahalesine gerek kalmadan sisteme çeki düzen verir. Ancak tarih göstermiştir ki, devlet hemen her durumda ekonomiye müdahale etmek durumunda kalmış, özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönem devlet müdahalesinin dolaysız hale geldiği bir dönem olmuştur. Bugün özelleştirme yanlılarının, yani özelleştirmeyi gerekli ve güzel bir uygulama gibi gösterenlerin, devletin esas görevleri diye bahsettiği şeyler liberalizmin yüzyıllardır peşinde koştuğu bir hayaldir. Bu hayallerin ısıtılıp ısıtılıp temcit pilavı gibi önümüze getirilmesi sadece özelleştirmeye destek bulmak içindir. Dolayısıyla, özelleştirme tartışmalarında sık sık karşımıza çıkarılan devletin sınırlarının tekrar düzenlenmesi ve ekonomiden elini çekmesi gerektiği görüşünün hedefi bellidir. Devlet tavuk çiftliği açar mı, devletten patron olur mu, devlet neden giyeceklerimizi üretsin, türünden kasıtlı olarak ortaya atılan sorular açıktır ki, gelişmiş ülkelerin bugünkü düzeylerini neye borçlu olduklarını gizlemeye çalışmaktadırlar. Halbuki az önce de bahsettiğimiz gibi devlet, kapitalizmin hemen her döneminde ekonomiye müdahalesini sürdürmüş, bazı dönemlerde de en büyük işveren haline gelmiştir. Kapitalizmin Avrupa’da altın çağı, 1946-1973 arası, devletin ekonomiye doğrudan müdahale ettiği, işletmeler açtığı çağdır.

Devletin esas görevleri gibi bir kural yoktur. Sadece anlayışların geliştirdiği devlet tanımları ve devlete yüklenen görevler vardır. Bugün özelleştirme yanlıları kendi devlet anlayışlarını, kamu yararını birtakım gruplar adına hiçe sayan devlet anlayışını savunmaktadırlar. Eğer sermayenin ayakta kalabilmesinin koşulu azami kar ve sermaye birikimi ise (ki bugünkü acımasız rekabet şartlarında bu her zamankinden daha çok geçerlidir), insan aklının daha çok halka hizmet ettiği, genel olarak kamu yararını gözettiği her yerde bir düzenleyici mekanizma, diğer bir deyişle değişik düzeylerde devlet müdahalesi kaçınılmaz olmaktadır.

Dünyada küreselleşme ve neo-liberalizm dönemi, ulusötesi sermayenin devletin küçülmesini istediği, rekabete ancak bu koşulla güçlü girebileceğini düşündüğü bir dönemdir. Faaliyetleri ulusal sınırlardan bağımsız olan ulusötesi şirketler açıktır ki, en karlı yatırım olanaklarını devletin hakim olduğu sektörlerde görmektedirler. Acımasız rekabet koşullarında maaliyeti düşürmek kamu yararının düşünüldüğü devlet işletmeleri ile olanaksızdı. Bu sadece KİT’lerin satılması ile ilgili değildir. Bu gruplar her alanı bir kar kaynağı olarak görmekte, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, yani topyekün emekçilerin geleceğini, alınıp satılabilen bir mala çevirmek istemektedirler. Dolayısıyla sosyal devlet kavramı, küresel ekonomide daha uygun rekabet şartları için, ulusötesi sermayenin çıkarları doğrultusunda, feda edilmektedir.

Gelişmiş ülkelerde sosyal devleti oluşturmanın temel aracı devletin ekonomiye olan müdahalesidir. Bu müdahale olmadan ne devlet bu sosyal güvenlik mekanizmalarını işletmeye gerekli kaynağı bulabilir, ne de bunları yürütecek politikaları hayata geçirebilirdi. Bu müdahalenin çeşitli yolları vardır. Düzenleyici olarak piyasayı kontrol altında tutma, sübvansiyon ile tüketici için temel tüketim maddelerinin fiyatını belli bir düzeyde tutma bunlardan bazılarıdır. Devlet piyasada sosyal devlet anlayışıyla ve kendi planlı ekonomisi ile ters düşen yönleri kontrol altına tutmaktadır. Bir diğer ve belki de en önemli müdahale yolu kamu mülkiyetindeki işletmelerdir. Bu işletmeler aracılığı ile devlet, sosyal devlet tanımının gerektirdiği görevlerinden birçoğunu yerine getirir. Dolayısıyla, kamu işletmelerini sırf birer ekonomik girişimcilik olarak görmek yanlıştır. İstihdam politikalarının uygulanması, devletin vergi denetimi, kalitede asgari şartların düzenlenmesi gibi birçok konuda bu işletmeler önemli roller üstlenmektedirler. Bu işletmelerin ekonomide ne gibi etkilerde bulunduğuna ve gelişmiş ekonomilerdeki yerlerine bakalım.

 

KÜRESEL SERMAYE VE SOSYAL DEVLETİN BİTİŞİ

Şu açıktır ki kapitalizmin tarihi, kriz dönemlerinin tarihidir. Yani kapitalizmin dönem dönem yaşadığı aşırı sermaye birikimi ya da daralma gibi tekrarlayan hastalıkları mevcuttur. İstikrar ve büyüme geçici kavramlardır. Zamanla yerlerini buhrana bırakırlar. 1973 petrol krizinin haberci olduğu kriz 1980’lerde dünya ekonomilerini bir tercih yapmaya zorladı. Bu dönemde uygulanan uygulamalardan bazıları bugün adlandırdığımız haliyle neo-liberalizmle kısmen ters düşen politikalar da içermiştir.

§      Yerel endüstri, bankalar ve finansal hizmetlerdeki yabancı sermayeye dönük kısıtlamaların kaldırılması. Bu tedbirle devletin yabancı sermaye müdahalelerine karşı yerel endüstriyi ya da bankaları koruma olanağı ortadan kaldırılmaktadır (Az önce bahsettiğimiz gibi, önceki dönemde IMF diğer ülkelere ihraç edilecek mallar için bu ülkelerdeki durumu gelişmiş ülkeler lehine çevirmeye çalışırken şimdi dev ulusötesi şirketlerin bu ülkelere girişini kolaylaştırmak ve oradan azami karla çıkmasını sağlamak için bu politikaların uygulanmasını istemektedir).

§      Borçları ödeyebilmek için gerekli olan döviz girdisini sağlayabilmek için ekonominin ihracata yönelik hale getirilmesi. Bu şekilde kendi kendine yeterlilik tamamen ortadan kaldırılmaktadır. (Ekonominin bu şekilde dışa bağımlılığı artırılmakta, ancak ihraç ederek ayakta kalabileceğimiz bir ekonomiye tam uyum sağlamamız istenmektedir. Böyle bir ekonomide dışta gelişen bir kriz hemen kendini diğer ülkelerde de göstermektedir)

§      Uluslararası rekabete uygun olarak ülkede ücretleri ve ücret artışlarını azaltmak. Aynı şekilde devletin sağlık, eğitim ve refaha dönük harcamalarını kısmak. Buradaki amaç enflasyonu kontrol altına alarak tüm paranın ihracata yönelik üretim için harcanmasıdır. (Daha önce de bahsettiğimiz gibi ihracat yönelimli ve rekabetin bu denli şiddetli olduğu bir ekonomide maliyetleri olabildiğince düşürüp ucuza mal satmak için işçi haklarından aslında genel olarak bu yardımlara muhtaç tüm insanların haklarından vazgeçilmektedir)

§      Gümrük vergilerini, kotalarını ve ithalattaki tüm kısıtlamaları ortadan kaldırmak. Ulusal paranın değerini düşürmesi ihracatta rekabet gücünü arttırmak. (Böylece yerli malların fiyatlarının yabancı ülkeler için daha ucuz hale getirilmesi ve ihracatın artırılması hedeflenmektedir)

§      Kamu işletmelerini özelleştirerek yabancı sermayeye yatırım olanakları sağlamak. (IMF’nin bu isteği diğerleriyle yakından ilişkilidir. Çünkü kamu sektörünün yaygın olduğu bir ekonomide diğer sayılan şartların yerine getirilmesi olanaksızdır. Aynı zamanda kamu sektörünün ağırlığa sahip olduğu, kar oranı yüksek alanlar ulusötesi sermayenin iştahını kabartmaktadır)

MAI’nin uygulanması durumunda bize getireceği zararlardan bazıları şunlardır: Yabancı yatırımcı gittiği ülkede oranın vatandaşıyla eşit veya daha fazla hak ve yetkiye sahip olacaktır. Yabancı yatırımcı gittiği ülkede emek standartlarına ya da çevre koruma yasalarına uymak zorunda olmayacak, diğer yatırımcılara getirilen bazı kısıtlamalara uygun davranma gibi bir yükümlülük taşımayacaktır. Gizlice söyleniyor olsa da grev ve tüketici boykotlarına karşı devletlerin tüm güçleriyle mücadele etmeleri gerekecektir.

Yukarıda sözü edilen özelleştirmelerden dolayı 1980’li yıllardan bugüne kadar ülkemizde uygulanan neo-liberal politikalar sonucu özelleştirmeden dolayı en çok etkilenen, sendikamız ESM, örgütlü bulunduğu kamu kurumlarının büyük kısmı özelleştirme kapsamında olduğundan dolayı, örgütlülüğünün büyük kısmını kayıp etmekle karşı karşıya kalmıştır. Üyelerimizin en az %40’ının havuza gönderileceğini tahmin etmekteyiz.

Enerjide özelleştirmelerin yanında yerel yönetimler yasa tasarısı ile kamu sermayesinin tasfiyesi için yeniden yapılandırılmaktadır. Ancak dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkemizde de, yıllarca özelleştirmenin asıl yüzü gizlenebilmiş, özelleştirmeden zarar gören geniş halk kesimleri kandırılmıştır. Öyle ki işçi sınıfı örgütlerinde yankı bulmuş, sendikaların bir çoğu sanki olabilirmiş gibi iyi özelleştirme(!)den yana olmuşlardır. Özelleştirilen işyerlerinden pay almışlar, “özelleştirmenin kötü uygulamaları”(!)nı eleştirmekle yetinmişlerdir.

AKP hükümeti, yukarıda bahsedilen konular ile ilgili devleti küçültme programını uygulamaya, sanayileşme ve üretimden uzaklaşmaya, rant ekonomisini desteklemeye, çalışanların milli gelirdeki payını düşürmeye ve düşük ücret politikalarını uygulamaya devam etmektedir. Yine aynı hükümet, KİT’leri işlevsiz hale getirip, önüne özelleştirmeyi koymuştur. Özelleştirme, sermaye sınıfının kaynak artırma yöntemlerinin birisidir.

 

 
 

Ana Sayfa  | İçindekiler | Bir sonraki yazı

 
 

web:www.sendikalbirlik.net, e-posta: sendikalbirlik@sendikalbirlik.net

 
 

Sendikal Birlik, Üç Aylık Sendikal Kültür Dergisi, Haziran 2004, Yıl 1, Sayı 1