SENDİKA - SİYASET İLİŞKİSİ ÜZERİNE

Ali Berberoğlu

Eğitim Sen
Örgütlenme Sekreteri
 

 
 

Sendika-siyaset ilişkisi dünyada olduğu gibi ülkemizde de hep tartışıla gelmiştir.

Konuyla ilgili pratikte yaşanan her yeni olay, tartışmanın yinelenmesine neden olmaktadır. İçeriği itibariyle de tartışmaya uygun bir konudur. Bugün artık sendika siyaset ilişkisine bakış, sendikal anlayışlardaki farklılığın en temel nedenlerinden biri olmaktadır. Böyle olunca da bu tartışma daha uzun süre devam edeceğe benziyor. Konu sendika-siyaset ilişkisi olduğuna göre öncelikle bu iki kavramın (sendika ve siyaset) açıklamasına bakalım.

Sendika, çalışanların özlük, ekonomik, sosyal, demokratik haklarının alınıp, korunup geliştirilmesinin örgütüdür.

Siyaset ise, en geniş anlamda ülke sorunlarıyla ilgilenme, ülke sorunlarına çözüm üretme işidir.

Bu iki kavramın genel tanımından sonra sendikaların en öncelikli talebi olan ücret talebine bir göz atalım. Şimdi çalışanlar ücretlerinin artırılmasını istiyorlar. Bu talep elbette ekonomik bir taleptir.

Devletin yürütme görevini ifa den hükümet, bilinen ifadelerle (özellikle kamu çalışanları için) “daha çok vermek isterdik, ne yapalım ki devletin olanakları bu kadarına yetiyor” vb. savsaklamalarla karşı çıkıyor.

Madem ki devletin olanakları yetmiyorsa o zaman, devletin olanakları, bu olanakların nasıl ve kimlerin lehine kullanıldığı, yani kaynakların adil paylaşılması gündeme gelmektedir. Kendimizi bir anda devletin vergi politikasını, vergilerin kimlerden hangi oranda alındığını ya da alınamadığını, alınabilenlerin nasıl paylaşıldığının tartışması içinde bulabiliriz. Dolayısıyla farkına bile varmadan siyasi bir sorunu tartışıyor, yani siyaset yapıyor oluruz.

Görülüyor ki, sendikaların ekonomik taleplerinin birinci sırasına yer alan, daha iyi ücret talebi dahi, daha ilk adımda bizi siyasi konuların göbeğine sokmaktadır.

Biraz önce saydığımız sendikaların uğraşması gereken ekonomik ve sosyal haklardan hangisini ele alırsanız alın, bu hakların elde edilmesi, kullanılması, bir biçimiyle mutlaka siyasetle yakından ilgilidir.

Yine sendikaların bu sosyal hakları savunması, bir baskı grubu olarak da ister istemez, siyasal davranışlarda bulunmaları demektir.

Bilindiği gibi sendikalar aynı zamanda birer baskı grubudur. Örgütlü kesimler idare edenlerle edilenler diyalogunun sadece seçimlerde oy verme biçimiyle sınırlı kalmasına izin vermez. Örgütlü güçleriyle siyasal iktidarı, seçim dönemlerinin dışında da etkileyerek kolektif bir menfaat sağlamaya çalışırlar.

Siyasal iktidardan elde edilecek bu menfaat siyasallaşır ve siyasal çıkar olur.

Ekonomik, sosyal, kültürel hak ve çıkarların korunup geliştirilmesi işlevi, geniş anlamda siyasetten soyutlanamaz.

Yine konunun uzmanlarından Dr. Pars Esin, “baskı grupları, hem kendileri siyasal davranışlarda bulundukları, hem de bunları meydana getiren kişilerin bu tür davranışlardan kaçamayacakları için doğal olarak siyasal sürecin içinde bir olgu olmaktadır.

Doğaldır ki, baskı gruplarının siyasal davranışlarda bulunmaları ve dolayısıyla siyasal bir olgu olmaları bunların siyasal parti niteliği kazanmalarını gerektirmez.” diyerek konuyu en çarpıcı biçimde açıklamaktadır.

Gerçekten de sendikalar, siyasal partiler gibi iktidara talip değildirler.

Yine, sendikaların siyasi çalışmaları ve bu çalışmaları yaparken hükümetlerden bağımsızlığına ilişkin 1952 yılında alınan; “SENDİKAL HAREKETİN BAĞIMSIZLIĞI HAKKINDA ULUSLAR ARASI ÇALIŞMA KONFERANSI KARARI”nda şöyle denilmektedir.

“Sağlam, özgür ve bağımsız bir sendikal hareketin iyi endüstriyel ilişkiler için temel koşul olduğunu ve genel olarak her ülkede sosyal koşulların gelişmesine katkıda bulunacağını,

Sendikal hareket ile siyasal partiler arasındaki ilişkilerin kaçınılmaz olarak HER ÜLKEYE GÖRE değişeceğini,

Sendikaların herhangi bir siyasi üyelik durumunun ya da siyasi eylemin HER ÜLKENİN ULUSAL KOŞULLARINA bağlı olduğunu” belirleyerek sendika siyaset ilişkisi konusunda, her ülkenin kendine has koşullarının belirleyici olması gerektiğinin özellikle altını çizmiştir.

Uluslararası Çalışma Konferansı bir reçete yazmaktan çok, sendikal hareketin özgürlüğü ve bağımsızlığı ile işçilerin sosyal ve ekonomik refahını geliştirmeye yönelik ana görevini korumada temel bazı ilkelerin belirlenmesi gerektiğini dikkate alarak, 26 Haziran 1952 tarihinde aşağıdaki ilke kararlarını kabul etmiştir.

·   Sendikal hareketin temel ve değişmez görevini işçilerin ekonomik ve sosyal yönden gelişmeleridir.

·   Sendikaların ayrıca tek tek her ülkede sosyal ve ekonomik gelişmeyi teşvik etmek ve toplumu bütünüyle ileri götürmek gibi diğer unsurlarla ortaklaşa sürdürmek durumunda olduğu önemli bir görevi vardır.

·   Bu amaçlar için siyasi değişmeler ne olursa olsun, ekonomik ve sosyal görevini yerine getirecek bir konumda olması için sendikaların hareketin her ülkede özgürlüğünü ve bağımsızlığını koruması temeldir.

·   Böylesi bir özgürlüğün ve bağımsızlığın koşulu, sendikaların ırk, ulusal köken ya da siyasi üyelik ayrımı yapmayan bir üyelik yapısına göre oluşturulmaları ve sendikal amaçlarına bütün işçilerin ekonomik ve sosyal çıkarları ve dayanışma temelinde ulaşmalarıdır.

·   Ekonomik ve sosyal politikalarını uygulamada sendikalarla işbirliği yapmak isteyen hükümetler, bu işbirliğinin değerinin büyük ölçüde sosyal kalkınmanın teşvik edilmesinde temel etken olarak sendikal hareketin özgürlüğüne ve bağımsızlığına dayandığını bilmek zorundadırlar. Ve sendikal hareketin siyasi amaçların elde edilmesine yönelik birer araç haline dönüştürmek ya da bir siyasi parti ile özgürce kurulan ilişkisi nedeniyle, sendikal hareketin olağan işlerine karışmak gibi girişimlerde bulunmamalıdırlar.

Sendika-siyaset veya parti ilişkisi konusunda farklı ülkelerde çok ilginç farklı uygulamalar göze çarpmaktadır.

Bu konuda İngiltere ilginç bir örnek. 1976 yılında Sendikalar Kongresi’ne üye 113 sendika var. Bunların 61’i İşçi partisine üye. Bu tarihte İşçi Partisi’nin 6.5 milyon toplam üyesinin, 5.8 milyonu, partiye üye sendikalar aracılığıyla sağlanan kollektif üyelikten oluşuyor.

1975 yılında İşçi Partisi’nin toplam geliri 1.247.000 Sterlin. Bu miktarın 1.118.000 Sterlinlik bölümü sendikaların aktardığı kaynaktır.

İtalya’da durum daha farklı. İtalya’da 3 Haziran 1944 tarihinde Sosyalist, Komünist, Hıristiyan Demokrat sendikalar bir anlaşma imzalayarak, İtalya sendikacılık hareketinin birliğini sağlama anlamında İtalyan Genel Emek Konfederasyonu’nu (CGIL) oluşturuyor. Ortaya koydukları anlaşma metninde yer alan ifadeler, işçi sınıfının siyasal tercihlerinin farklılık gösterdiği koşullarda, sendikal birliğin sağlanmasında siyasal partilerden bağımsızlığın önemini vurguluyor.

Sonra, soğuk savaşla birlikte İtalyan sendikacılık hareketi siyasal çizgilere göre bölünüyor. Ancak, 1969 yılındaki kitle eylemleri sendikal bölünmüşlüğün işyeri düzeyinde aşılmasını getiriyor. Farklı siyasal eğilimlerden ve sendikalardan işçiler, işyerlerinde ortak komite ve konseyler kuruyorlar. Tabandaki bu gelişmeler, sendikalar ve üyeler arasında siyasal parti farklılıklarının sürdüğü koşullarda, konfederasyonlar arasındaki işbirliğinin gelişmesinin önkoşulu olarak, sendikaların siyasal partilerden bağımsızlaşmasının gereğini ortaya koyuyor.

“Ülkemizde ise, çok partili döneme geçilmesiyle birlikte, 5 Haziran 1946’da Cemiyetler Kanunu’nun değişmesiyle sendika hakkı da kanunen tanınmış oluyordu. İşçiler hızla sendika kurmaya başladılar.

20 Şubat 1947’de yürürlüğe giren Sendikalar kanunu, grev ve toplu sözleşme hakkından söz etmediği gibi, siyasetle uğraşan sendikaları da yasaklıyordu.

Bu Sendikalar Kanunun, sendikaların siyasetle uğraşmasını yasaklayan 5. Maddesi şöyledir: “İşçi ve işveren sendikaları, sendika olarak, siyasetle, siyasal propaganda ve siyasi yayın faaliyetleriyle iştigal edemezler ve herhangi bir siyasi teşekkülün faaliyetlerine vasıta olamazlar.”

Sendikaların siyasetle uğraşmasını böylesine yasaklayan yasa zaten grev hakkı da içermiyordu. Bu bağlamda o dönemde sendikalardaki iktidara karşı beliren muhalefet tutumu adeta Demokrat Parti (DP) sempatizanlığına dönüşmüştü. Bu itibarla 1949’da DP programında grev hakkına yer verilmişti. DP işçilere grev hakkını daha sonra 29 Mart 1953 tarihli hükümet programında da tekrarlamıştı. Hatta bir kanun taslağı hazırlandığı doğrultusunda kamuoyuna haberler dahi yayılmıştı. Ancak ne 1949 veya 1953 ne de daha sonra meclise böyle bir yasa getirmedikleri gibi, bu işlerin kolay olmadığı, derin araştırma ve incelemelere ihtiyaç olduğunu açıklamaya başlamışlar ve sendikalardan gelen tepkilere karşıda ağırlaşan baskılar uygulamışlardır.

Var olan sendikaların her davranışı 5. Madde ile yargılanmış, öyle ki, 20 Nisan 1953’te İstanbul Tekstil ve Örme Sanayi İşçileri Sendikası’nın Türk vatandaşlarını yerli malı kullanmaya teşvik etmesi bile siyaset yapmakla itham edilmiştir.

Yine Amerika’nın çeşitli ülkelerindeki sendikacılık hareketlerine, kendi uluslar arası çıkarlarına ters düşmeyecek bir biçimde yön verebilmek için sarf ettiği çabalar Türk Sendikacılığının siyasal özelliklerini derinden etkileyen bir gelişme olarak bu dönemde ortaya çıkmaktadır.

1952 yılında kurulan Türk-İş, daha sonra Türk-İş’in uzunca bir süre savunduğu partilerüstü politikaya karşı, ağırlıklı olarak Türk-İş’in içinden çıkan DİSK’in 1967’de kurulması ve 1970’li yıllara damgasını vuran bir ağırlık taşıması Türkiye’deki sendikal gelişmelerin satır başlarıdır.

DİSK’in kurulmasından sonra da TÜRK-İŞ içinde bu partilerüstü politikaya karşı çıkılmış ve TÜRK-İŞ daha sonra bu anlayışından vazgeçilmiştir.

Yine 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi (TİP)’in, TÜRK-İŞ tarafından desteklenmek bir yana, adeta muhalefet edildiği halde 15 milletvekili ile Meclise girmesi, milletvekillerinden önemli bir kısmının sendikacılar olması da dikkat çekicidir.

Doğaldır ki, ülkemizde sendikal hareketin gelişmesi ve sendika-siyaset ilişkisi bazında söz konusu dönemin (46’dan günümüze dek) çok daha derinlemesine incelenmesi gerekir. (Konuyla ilgili olarak, bu yazının esas kaynağını teşkil eden bir çok kısmını aynen aldığım değerli bilim insanı Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın SENDİKACILIK VE SİYASET isimli eserinin önemini belirtmek istiyorum.)

Ancak esas olarak tartışmak istediğimiz şey günümüz ve günümüzde de özellikle kamu çalışanları sendikalarındaki sendika-siyaset ilişkisine bakıştır.

Uluslararası Çalışma Konferansı Kararı’nda (1952) sendikal hareket ile siyasal partiler arasındaki ilişkilerin her ülkenin ulusal koşullarına bağlı olduğunu belirtmiştik.

O zaman bizde, evrensel doğrulardan hareketle, diğer ülkelerdeki deneylerden yararlanarak, ama mutlaka kendi ülkemizin koşullarını, özlemlerimizin duygusallığına kapılmadan, toplumsal kültürümüzü, objektif olarak değerlendirip, ülkemizin koşullarına uygun, bize has çözümler üretmeliyiz. Yöntemimiz ve yönelişimiz bu olmalı.

“Tüm sendikalar çıkarları aynı olan insanları bir araya getirir. Doğaldır ki, bizim sendikalarımızda böyledir. Ancak çıkarların aynı olması, bu çıkarları gerçekleştirecek çözümlerin ve yolların ne olduğu konusunda da görüş birliği içinde olmaya yetmeyebilir. Aynı sendika çatısı altında olan insanların özünde ortak olan çıkarlarına ulaşmada değişik yönelimler içinde bulunmaları, farklı siyasal görüşlere sahip olmaları ve dolayısıyla farklı siyasal partilere ve odaklara eğilim göstermeleri biçiminde kendini gösterir”

“Sendika pek çok işlevinin yanı sıra bir okuldur. Bu okulda, çalışan insanlar, ortak çıkarlarını korumak ve geliştirmek bakımından en doğru yol ve yöntemlerin ne olduğunu öğrenirler. Bu okula yalnızca bazı şeyleri bilenler ve bazı görüşleri benimsemiş olanlar girebilir diye bir kural yoktur. Sendikalı olmanın ön koşulu çalışan olmaktır ve sendika içi demokrasi kurallarına saygılı olmaktır. Değişik görüşler ve eğilimler içinde doğrunun bulunması, sendikal pratik içinde kazanılan deneyimlerle ve sendika çatısı altında sağlanan karşılıklı etkileşim sonucunda öğrenilir. Okula girmeden her şeyi öğrenmek mümkün olsaydı okula ne gerek vardı?”

Şimdi Konfederasyonumuzun kuruluş sürecinde yaşanan bir pratik olayı değerlendirelim.

Bilindiği gibi Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), 24 Aralık 1995 seçimlerinde, henüz kendisi kuruluş bildirimini bile vermeden bir siyasi oluşumu (Emek, Barış, Özgürlük Bloku) işaret etmiştir. Hemen belirtelim ki konuyu değerlendirirken sorun, işaret edilen “Blok” değildir. Bir başka parti ya da blokta işaret edilmiş olabilirdi ki, yaklaşımımız yine aynı olurdu.

Yani niçin şu parti de, öbürü değil tartışması içinde değiliz. Biz konfederasyonumuzun sendika-siyaset ilişkisindeki perspektifiyle ilgileniyoruz. Bu bağlamda bir blok ya da partinin işaret edilmiş olmasının niçin yanlış olduğunu kendi ülkemizin ve sendikalarımızın somut koşulları üzerinden değerlendirelim.

·   Sendikaların olmazsa olmazı, üyelerinin demokratik iradesinin kararlara yansımasını sağlamak için, hangi çalışmaları yaparak bu karara vardınız?

·   Emekçilerin siyasal tercihlerinin farklılık gösterdiği koşullarda, sendikal birliğin sağlanmasında, önemi bu denli açık ve ortadayken niçin bu ilkeyi ihlal ediyorsunuz?

·   Yine hepimiz biliyoruz ki, ülkemizde emekten çalışanlardan yana olduğunu önemli çoğunluk tarafından kabul edilmiş çalışanlara umut olabilmiş “BİR TEK” parti yoktur. Aksine oldukça parçalı ve diğerlerine göre, hep kendisinin daha çok emekten ve emekçiden yana olduğu iddiasında olan partiler ya da oluşumlar vardır. Durum böyle iken, bu parçalardan birini tercih etmeyi, kendi kişisel özlemlerinizin dışında izah edebileceğiniz bir kitle iradesi var mıdır?

·   Ben KESK’e bağlı bir sendikanın üyesi, kamu çalışanıyım. Bana bir partiye oy vermemi söylemekle bana hakaret etmiyor musunuz? Ben nereye oy vereceğimi bilemez miyim acaba? Tavrınız kamu çalışanlarında böyle bir psikoloji yaratmaz mı?

·   Siz kitlenize bir partiye oy verilmesini işaret ediyorsunuz. Ancak bir çok sendika yöneticilerimiz başka siyasi partilerden aday oluyor. Bu durumun açıklamasını nasıl yapacaksınız? Ya da başka partilerden aday olan arkadaşlarımıza haksızlık etmiyor musunuz?

·   Bu işaretin gerçekten hali hazırdaki üye kitlemizi işaret edilen yere yönlendirebileceğine inanıyor musunuz?

·   Henüz resmi olarak tüzel kişiliğinizi dahi kazanmamışken, seçimlerle ilgili böyle bir tercihi ortaya koymakta bu denli acele davranmanızı gerektiren şey nedir acaba? Konu bu denli elzem miydi?

Sonuç olarak KESK 1995 seçimlerindeki bu tavrıyla sendika-siyaset ilişkisi bazında önemli bir hata yapmıştır. Bunun etkisi ile de sendikalarımız ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Biz yaşanan bu sıkıntılardan dersler çıkarıp benzer hataların tekrar yaşanmaması için dikkatli davranılacağını umardık. Ancak gördük ki gerek 18 Nisan 1999, 3 Kasım 2002 seçimlerinde de çeşitli kesimler tarafından değişik yayın organlarına beyanatlar verildi. Arkasından da adeta dalga geçer gibi “ben öyle dememiştim, gazete öyle yazmış” vb. açıklamalar yapılmıştır. Böylesi davranışlar da adeta marifet sayılmıştır. Bu tür olaylar tek tek ele alındığında önemsizmiş gibi gösterilmek istenebilir. Ancak üye tabanı ve hedef kitlenin her davranışınızı gözlediğini, gelip ifade etmese bile, örgütümüzden soğuduğunu unutmamak gerekir.

Şimdi yaklaşık 45 gün sonra yapılacak 28 Mart yerel seçimlerinin eşiğindeyiz. Bu eşikte emekten, ülkemizin bağımsızlığından, aydınlanmasından, sosyal devletten, özgürlüklerden, barıştan ve demokrasiden yana tüm kişi ve kuruluşların birlikte davranabilmesini isterdik. Ama olamamıştır. Olabilseydi belki de KESK ve bağlı sendikalarda rahat edecek fazla bir tartışma yaşanmayacaktı. Şimdi durum farklı, KESK, bağlı sendikalar veya şubelerinin adı sürekli olarak “Demokratik Güç Birliği” (SHP, ÖDP, EMEP, SDP ve DEHAP Bloğu) ile birlikte anılıyor. Yani durumda değişiklik yok.

Bu tür davranışlar, öncelikle örgütte çeşitli tartışmalara neden oluyor. Sonrada insanlar sendikal faaliyetlerden uzaklaşıyor.

Bu konuda yapılması gereken şey biraz önce sözünü ettiğimiz “okul”larımızda, ortak dili, ortak kültürü, sorunlarımızın çözüm yollarında ortaklıkları yaratabildiğimiz zaman sorun çözülecektir. Yok henüz bu ortaklıklar yeterince yaratılamamış olsa da bazı şeylerde karar vermek en azından eğilim belirtmek zorunda kalırsak, yöntem açıktır. Örgüt içi demokrasiyi işletip, çıkacak demokratik iradeye saygı duymaktır.

Sendika-siyaset ilişkisi konusunda dikkat çekici bir başka bakış açısı daha var. Çok açık dillendirilmese de bu anlayış, parti ile sendikayı karıştırmaktadır. Bu bakışa göre, “sendika ile siyaset ayrı şeyler değildir. Dolayısıyla parti ile sendika arasındaki organik ilişki doğaldır. Hatta belki ilişki yerine ikisi de aynıdır. Hele bizim gibi gerçek bir işçi sınıfı partisinin olmadığı ülkelerde sendikalar, partinin bazı görevlerini de üstlenmelidir.”

“Evet sendikaları siyasetten ayırmak elbette olanaklı değildir. Ancak tarihsel kökenleri ve işlevlerine baktığımızda sendikalar siyasetin içinde olmakla birlikte siyasi partilerden ayrı ve farklı kuruluşlardır.”

Sendikaların siyaseti emeğin, emekçinin hakkını korumaktır. Bir çok siyasal partide emek mücadelesi verdiğini söylemektedir.

O halde niçin hem sendika, hem partiler doğmuştur?

Çünkü, emek mücadelesi verenlerin tümü aynı siyasal inanca sahip değillerdir.

Partiler, ortak bir ideolojiyi paylaşan insanların örgütü olduğu halde, sendikalar farklı ideolojileri paylaşan insanlarında örgütüdür. Bilindiği gibi partiler iktidarı elde etme araçları olduğu halde, sendikaların böylesine doğrudan bir işlevi yoktur.

Sendikaların tavırları ve eylemleri iktidarın değişmesi sonucunu doğurabilir. Bu durumda bile iktidara gelen sendika değil, partidir. Sendikaların tavırları sonucu iktidara gelen partiler, her zaman işçi sınıfının temsilcileri de olmayabilirler.

Sonuç olarak:

Örgütsel bağımsızlığımızı gözümüz gibi korumak zorundayız. Karşı çıkmamız gereken şey, sendika disiplininin önüne veya yerine başka disiplinlerin geçirilmek istenmesidir.

“Siyasal partilerin sendikalara ve sendikacılara uzanması bir ölçüde doğal karşılanabilir. Çünkü, sendikalar örgütçülerin harman olduğu yerlerdir. İşte burada asıl sorumluluk SENDİKACILARA düşmektedir.

Şu anda ülkemiz gerçeğinde siyasi partilerle ya da oluşumlarla amacı aşan ilişkilerin sergilenmesi, sendikal yapılarımızı sıkıntıya sokmaktadır”

Böylesi durumlarda, özel siyasi tercihlerimizin, özlemlerimizin üstesinden gelerek dengeli davranmak, sendikal kimliğimizin sorumluluğunu unutmamak gerekiyor.

Kamu çalışanlarının siyaset yapma, siyasi partilere üye olma hakkını sonuna kadar savunmalı ve mücadele etmeliyiz.

Her türlü politik düşüncenin önündeki engelin kaldırılarak, ülkemizde tam bir demokrasi ortamının yaratılmasına çalışmalıyız. Zaten böyle bir ortamda insanlar, politik mücadelelerini bağlı oldukları parti ile, ekonomik-demokratik mesleki mücadelelerini ise sendikaları ile vereceklerdir.

Doğaldır ki, sendikal mücadele sınırlı bir mücadeledir. Mevcut sistem içinde, çalışanların hak ve çıkarlarını koruyup geliştirmek ve demokrasinin ülkemizde tüm kurum ve kurallarıyla yaşanır hale getirilmesi için üzerine düşeni yapmak, yani demokrasi mücadelesine katkı sağlamaktır.

Bu noktada demokrasi mücadelesinin sınırlarını çok kolay belirlemek mümkün değildir. Ancak durum böyle diye de ülkenin her türlü sorununu “demokrasi mücadelesi”nin içine koyup, asıl sendikal sorunları atlamaya kimsenin hakkı yoktur. Elbette tüm bu mücadelelerin nasıl olacağı konusunda çok net reçeteler yoktur. Ama hepimizin özenle gözetmemiz gereken ilkeler vardır. Her şeyden önce sendikal birliği bozmaktan kaçınmalıyız.

Sendika-siyaset ilişkisi konusunda çok farklı kararlar alınabilir. Önemli olan alınan kararın sendikalarımızın bölünüp-parçalanmasına veya sendika içi tartışmaları sıkıntılar yaratmamasıdır. Sendikal birliğin bozulmamasıdır. Karar alırken de mutlaka üyelerin iradesine saygı göstermektir.

Bu ilke tüm sendikal mücadele için geçerlidir. Ama özellikle de sendika-siyaset ilişkisi konusundaki en temel ilke olmalıdır. Hem kitleyi belli bir noktaya yönelteceksiniz, hem de bu yönelişten dolayı kopmalar bölünmeler olmasını önleyeceksiniz. Son sözün, hareketin demokratik yolla belirecek ortak iradesine ait olduğunu kabul edeceksiniz. Demokratik önderlikten anladığımız bu değil midir?

KAYNAKLAR:

·   Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI, Sendikacılık ve Siyaset

·   Abdullah BAŞTÜRK, DİSK Genel Başkanı, Yargı Önünde Savunması

·   Yıldırım KOÇ, Sendikal Eğitim Notları – Sendikacılığın Güncel Sorunları.

·   Dr. Niyazi ALTUNYA, Görüş ve Öneriler- Öğretmenlerin Sendikaları Nasıl Olmalı? Ne Yapmalı?

 

 

 
 

Ana Sayfa  | İçindekiler | Bir sonraki yazı

 
 

web:www.sendikalbirlik.net, e-posta: sendikalbirlik@sendikalbirlik.net

 
 

Sendikal Birlik, Üç Aylık Sendikal Kültür Dergisi, Haziran 2004, Yıl 1, Sayı 1