| SENDİKAL BİRLİK BÜLTENİ | ||
| Kasım 2002, Sayı: 11 | ||
Türkiye’nin uzun süredir ne zaman yapılacağını tartıştığı seçimler, 3 Kasım 2002 günü yapıldı. Oysa ki seçimlerin yenilenmesi için normal sürenin dolmasına daha bir buçuk yıl kadar zaman vardı. Türkiye’nin normal süresinden çok önce seçimi tartışmaya başlaması hem sistem, hem de yönetenler açısından düşünülmesi ve sorgulanması gereken bir durumdur. Sistemin tıkanmış olmasının yanında izlenen politikaların, özellikle de ücretlilerle diğer yoksul kesimlerin beklentilerine ve yaşam koşullarının düzeltilmesine yanıt verememesi, hükümetin ve meclisin çabucak yıpranmasına ve işlemez duruma gelmesine neden oldu. Yanı sıra emekçilerin sisteme ve hükümete karşı tutumları da koalisyonu oluşturan partilerin yıpranmasını ve toplumsal tabanlarının erimesini getirdi. Erken seçime gidilmesinde hükümetin izlediği sosyoekonomik politikalar ve tercihler de etkili olmuştur. Bu politika ve tercihler, Şubat 2000 krizini doğurdu. Bu krizden çıkış için ülkeyi yönetenlerin izlediği ekonomi ve maliye politikaları emekçilerin ve diğer yoksul kesimlerin ekonomik ve toplumsal taleplerine yanıt vermedi. Bu duruma IMF reçeteli politikalar ve niyet mektupları da eklenince ekonomik olarak iflas noktasına gelindi. Bunun da yükü bu noktaya gelinmesinde suçu olmayan emekçilere ve diğer yoksul kesimlere yüklenmeye çalışıldı. Tüm bunların etkisiyle yönetemeyen bir hükümet tablosu oluştu. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan siyasi kriz ise tüm çabalara karşın aşılamadı. Seçime ilişkin yasalara yönelik, katılımı arttıracak demokratik düzenlemelere gidilmedi, bir oldu bitti anlayışı ile seçim kararı alındı; ancak, -tarihin garip bir cilvesi- bu kararın alınmasına katkıda bulunanların bir bölümü yeniden seçilemeyeceğini anlayınca pişman oldu. Sonuç olarak da Türkiye, dünyanın en adaletsiz ve anti demokratik seçim sistemlerinden biriyle erken seçime gitti. Seçim kararının alınmasında emekçilerin ve diğer yoksul kesimlerin toplumsal muhalefetlerinin de etkili olmasına karşın, seçim sürecinde "büyük partiler" ya da " iktidara aday partiler" diye nitelendirilenler emekten yana bir proje geliştirmemişler ve böyle bir angajmana girmemişlerdir. Kendilerini emekten yana gören ya da politikalarını emek eksenli belirlemeye çalışan partiler ise sistemi sorgulamada, değiştirme ve dönüştürme yolunda önemli bir aşama gösterememiş, kitlelerin önünü açacak politikalar oluşturamamışlardır. Bunun için de bu partiler kitleselleşme ve emeği temsil etme gücüne erişememişlerdir. Tüm bunlar açıkça yaşanırken KESK ve EĞİTİM SEN, temsil ettikleri kesimlerin haklarını savunacak, onları kazanıma dönüştürecek politikalar geliştirmek ve ilişkiler kurma becerisini gösterememiştir. Diğer bir anlatımla üye sayısı bakımından dünyanın sayılı kamu sendikaları konfederasyonlarından biri olan KESK, seçim sürecinde etkin bir güç olarak görülmemiştir. Daha düşündürücü olanı ise sendikal bağımsızlık ilkesini hiçe sayan bazı yönetici grupların KESK'i kitleselleşme ve emeği temsil etme gücü olmayan bazı partilere yönlendirmeye çalışmalarıdır. Bu duruma verilebilecek örnek sayısı çoktur. Biz bazılarını hatırlatalım: Bir gazeteye verilen ilanlarla, bir müzik konseri bahane edilerek KESK’in tabanının bir parti mitingine dayanışma için yönlendirilmiştir. Bu ilanda parti adı kullanmadan söz konusu partinin miting saatinde, miting yapılacak alana insanlar çağrılarak aldatılmışlardır. EĞİTİM SEN’in bazı şube yöneticilerinin bir gazeteye beyanat vererek, KESK’in bir partiye oy verme kararı aldığı türünden gerçek dışı bir haber çıkarmasına neden olmuşlardır. Bu haber karşısında ne KESK’ten ne de bu habere neden olan şube başkanlarından bir yalanlama ya da açıklama gelmemiştir. 17-18 Ağustos 2002 tarihlerinde bazı gazete ve televizyon kanallarındaki haberlere yönelik açıklamalar yapılmıştır. Bu açıklamada yapılan yalanlamaya diyecek bir şey yoktur. Ancak, açıklama amacını aşmış, “sosyal demokratların parçalanmışlığı ve ilkesizliği” açıklamanın ana konusu olarak vurgulanmaya çalışılmıştır. Bu durum KESK ve bağlı sendikaların üyelerinin de ezici bir çoğunluğunu oluşturan sosyal demokrat kamu çalışanlarının düşüncelerinde KESK’e yönelik olumsuz bir soru işaretinin oluşmasına neden olmuştur. KESK’in 1. Olağan Genel kurulunda alınan bir kararla ilişkilendirilerek “Sandık kurullarında görev alan kamu emekçilerinin konfederasyonumuzun ilkeleri ve kararları doğrultusunda emekten yana gereken duyarlılığı ve özeni göstermeleri önemlidir” açıklamalı bir duyuru yapılmıştır. Bu duyuruya ilişkilendirilen kararla uzaktan-yakından bir ilişkisi olmadığı gibi, demokratik bir anlayışla bağdaştığı da söylenemez. 17 Ekim 2002’de KESK’in önderliğinde Türkiye çapında düzenlenen gösteriler sırasında İzmir’de şubeler platformu tarafından CHP’den istenen ve o parti tarafından dayanışma anlayışı gereğince verilen ses aracına, saldırıya varacak derecede davranılmış ve araç üzerinde yazılı olan parti adı bazı gruplarca kapatılmak istenmiştir. Bu durumun “dayanışma” istek ve çabalarına ne denli uyduğu ise açıktır. Tüm bunlar KESK’in kendi üye tabanıyla ve kazanmak istediği hedef kitleyle bağlarının kopması tehlikesini getirmiştir. Umarız bu durumun bir sonraki “toplu görüşmeler” süreci için başlatılacak olası bir üye artırma kampanya ve çalışmalarına olumsuz bir etkisi olmaz. Çünkü, solun ve emekten yana olan güçlerin, KESK’teki bazı grupların ve yöneticilerin kendi kitlesi ve gönlündeki partilerinin oy oranlarıyla özdeşleştirmesi, kitleye, KESK’e ve KESK’e bağlı sendikalara umut bağlayanlara olumsuz mesajlar verir. En önemlisi de sendikalarımızın kitleyle bağlarının kopmasına neden olur. Bu belirleme, "siyaseti ve siyasi partilerle ilişkileri ayıp sayma" anlayışı olarak yorumlanmamalıdır. Tam tersine, Sendikal Birlik olarak seçimler sürecinde sendikalarımızın "örgütsel bağımsızlığı"nı koruyarak, haklarımızı dikkate alacak ve savunabilecek partileri etkileme ve KESK'i dikkate alma yolunu açacak bir politika geliştirilmesini savunduk. Gönlümüzdeki partilere kitleyi yönlendirmeyi, sendikacılık açısından doğru bulmadık. Partilerin oy deposu olan bir sendika değil, gücü ve politikalarıyla partilerin dikkate aldığı ve etkilendiği bir sendikal anlayışı savunduk. Sağ partilerin uzantısı olarak örgütlenen sendikaların, "sendika" dertleri olmadığından ve bağlı bulundukları partilerin sözlerinin dışına çıkamadıklarından, onların seçimlere yönelik ve kazanımlar amaçlayan politikalar geliştirmeleri de söz konusu olmadı. Zaten biz de rastlamadık!.. KESK ve EĞİTİM SEN ne yapmalıydı? En azından seçim kararı alındıktan sonra hiçbir siyasi ön yargıya girmeden, emekten yana olan ya da olabilecek partiler arasında ayrım yapmadan, temsil ettiğimiz kitlelerin taleplerini acil ve gerçekleşme olasılığı fazla olanlara öncelik vererek tespit etmek ve sıralamak gerekirdi (zaten bunların daha önce hazırlanmış olması gerekmez miydi?). Bu tespitler ve sıralamadan sonra bir önceki paragrafta tanımlanan partilerle yine ön yargısız ve sabırla diyalog kurma ve pazarlık yapma yoluna gidilerek; emekçiler ve diğer yoksul kesimlerin ekonomik, demokratik, siyasi ve özlük haklarını bu partilere dayatmak ve KESK’in gücünden etkilenmelerini sağlamak olmalıydı. Bunun sonucu olarak da; ittifak yapılabilir partilerin seçim bildirgelerine ve seçim söylemlerine, emekten ve yoksullardan yana ve KESK’in çevresini çizdiği politikalar yerleştirmelerini sağlamak mümkündü. Bu yolun denenmesi bir çok kazanımın sağlanmasına ortam hazırlayacaktı. Ayrıca kitlelerle daha sağlam ve ikna edici bağların kurulmasını sağlayacaktı. Bu durumun sonuç vermemesi halinde ise yapılacak eylemler, daha fazla gerekçeye dayandırılarak daha fazla haklılık kazandırılırdı. Bunun sonucu da eylemler sönük geçmez ve kitlelerin katılımı daha fazla olurdu. En önemlisi de “örgütsel bağımsızlık” ilkesi çiğnenmezdi. KESK yöneticileri ve bazı gruplar bu yolları denemediği gibi, doğal bir bağlaşığı olan sosyal demokratları “ilkesizlikle ve parçalı olma durumuyla” suçlamıştır. (Acaba sosyal demokrat olmayan sol, çok ilkeli ya da parçalanmış değil mi? Yoksa kitleselleşmiş mi?) Ayrıca KESK’e bağlı sendikaların üyelerinden ve eski sendikacılarımızdan milletvekilliği için aday olanlara, merkezi ve yerel anlamda destek verilebilirdi. Bu arkadaşlarımızın seçildikleri taktirde, örgütlerinin istemleri doğrultusunda çalışmalarından kuşku mu duyulmaktadır? Bu dayanışma bile söz konusu olmamıştır. Seçim süreci hakkında Bu seçim süreci için söylenecek başka şeyler de vardır: Tekellerin elinde olan ve medya denilen gücün seçim sürecinde emekçilerden ve diğer yoksullardan yana akılda kalacak hiçbir tavırları olmamıştır. Tam tersine, seçimden birinci olarak çıkacağı belli olan ve gerici gelenekten gelen bir partinin ve genel başkanının değişip -değişmediğini, sistemi değiştirip - değiştirmeyeceği tartışmasını körüklemiş, bu parti ve genel başkanını "hakkı gasp edilmiş mağdur" göstermeye çalıştıkları görülmüştür. Oysaki bu partinin ne seçim bildirgesinde, ne de seçim sürecindeki söylemlerinde sistemi ne kökten ne de emekten yana sorgulayan bir ifadeye rastlanmadığı gibi, demokratikleşme ile ilgili olarak da değiştirme ve dönüştürme yolunda da tutarlı olmamış, projeler sunamamıştır. Sistemi sorgulayamamış olan bu parti, demokratikleşmeyi de, genel başkanının önündeki engelin kaldırılması ve türban sorununun çözümlenmesinin ötesine götürememiştir. Daha da önemlisi, emekçilerden ve diğer yoksul kesimlerden yana herhangi bir politikası ve projesinin olmadığı da görülmüştür. Tam tersine İMF programlarının sürdürücüsü olacaklarını açıkça söylemişlerdir. "Devlet memurlarının siyaset yapma haklarıyla" ilgili bir söylemleri olmaması demokratikleşme anlayışlarına açık bir örnektir. Evet, değiştirme ve dönüştürme konusunda tutarlı olmayan, sistemle her konuda uzlaşacağını övünçle itiraf eden bir parti ne yazık ki sistem karşıtı ve değişimin motoru olarak kitlelere sunulmuştur. İşte Türkiye bu koşullarda bir seçim yaşamıştır. Beklenmeyen bir sürpriz olarak yorumlanan; ancak, hiç de sürpriz olmayan bir sonuçla çıkılmıştır seçimlerden. İki partili bir meclis oluşmuştur. Ancak, % 21 oranında, oy kullanmayan seçmenin yanında oy kullananların da % 46'sı Mecliste temsil olanağı bulamamıştır. Bu durum belki pozitif hukuk açısından meşru sayılabilir; ancak temsil meşrutiyetinin, egemenliğin temsiliyetinin ve demokratik olmanın koşullarına uymadığı tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Dünyada çağdaş anlamda katılımcı demokrasinin daha fazla nasıl geliştirileceği tartışılırken, biz de temsili demokrasinin tam işlememiş olması, acı bir gerçek olarak bir kez daha kendisini göstermiştir. Seçim sonuçlarının sendikal harekete etkilerinin nasıl olacağı daha şimdiden merak konusudur. Türkiye'de siyasi partilerin kendilerine bağlı sendikalar kurumu ya da sendikalar içinde kendilerine bağlı gruplar oluşturma politikalarının varlığı bilinmektedir. Ayrıca, ülkemizde de kamu çalışanlarının sendikal haklarının varlığı (eksik de olsa) bir gerçektir. Bununla birlikte sendikaların gücü de göz ardı edilemeyecek bir olgudur. AB ilerleme raporunda da memur sendikalarının yasal güvenceye kavuşturulması ve bu sendikalara grev ve topu sözleşme hakkı tanınması istenmiştir. Bu gerçeklerden yola çıkarak, AKP iktidarının sendikaları yasal anlamda yok edici ve yadsıyıcı bir politika izlemesi zordur. Ancak, seçim bildirgesinde ve söylemlerinde ileri sürülen “ekonomik görüşleri” ve "liberal özgürlükler"i tercih etmeleri, AKP hükümeti ile memur sendikalarının iyi bir diyalog kuramayacağının ve hatta aralarında çok ciddi sorunların yaşanacağının ilk ip uçlarıdır. Başka bir beklenti de AKP'nin kendi memur sendikasını yaratma çabasına gireceğidir. Bu durum ya yeni bir sendikanın kurulması ya da var olan sağ sendikalardan birinin ele geçirilmesi biçiminde olacaktır. Tüm bunlar ve AKP iktidarının sosyal politikalar izleyemeyeceği gerçeği, KESK' in temsil ettiği kitlelerin haklarını korumasında ve yeni kazanımlar sağlamasında önünün kesilmek isteneceğinin açık bir göstergesidir. KESK ve seçim süreci KESK; bu kaçınılmaz sürece hazır olmalı ve hiç zaman kaybetmeden "eylem fetişizmine" de kapılmadan politikalar ve projeler geliştirilmelidir. Bu politika ve projeler artık kaçınılmaz olan "devlette AKP kadrolaşması"na karşı da hazırlıklı olunmasına yardımcı olacaktır. Ancak bunun ön koşulu, KESK ve KESK' i oluşturan sendikaların yöneticilerinin ve buralarda bulunan bazı grupların sendikal çalışmalarını, amaçlarını ve politikalarını, oy oranları bindelerle açıklanan partilere bağlı ya da onlara endeksli değil de, gerçek sendikal amaç ve politikalarla yürütmelerinin zorunluluğunu anlamalarını gerektirir. Bu nedenle bu gruplara KESK ve KESK" i oluşturan sendikaların doğru sendikacılık yapması için "sendika - siyaset ilişkisi" anlayışlarını gözden geçirmelerini öneriyoruz. Önerimizin amacı sendikaları siyaset dışına itmek değil, sendikaların siyaseti bir parti için değil tüm üyelerinin haklarını koruyacak ve yeni kazanımlar sağlayacak ilkelere dayalı ve esneklikte olmasını sağlamak içindir. 3 Kasım 2002'de yapılan seçim sosyal anlamda emekçilerle diğer yoksul kesimleri memnun edecek bir demokratik sürecin başlayacağına olanak verecek sonuçlar da doğurmamıştır. Olası bir demokratikleşme ancak ya AB kriterlerine uyma zorunluluğu sonucu ya da meclis ve meclis dışı muhalefetin çabaları sonucu olacaktır. Erken genel seçimin Türkiye'de yeni bir dönem ve yeni bir siyaset yapma anlayışını başlatacağı da başka bir gerçektir. Seçime hükümet ortağı olarak giren partiler, seçmen tarafından siyasal olarak "linç" edilmişlerdir. Bunun nedenleri pek çoktur. Ancak en önemlisi izlenen ekonomik politikanın topumun çıkar kesimlerinin dışında kimseyi hoşnut etmemesidir. Seçim sonuçları, Meclisteki muhalefet partilerinin de hezimete uğradığını göstermektedir. Bu durum, halkın yeni arayışlar içinde olduğunun yadsınamaz bir göstergesidir. Ancak, halkın bu yeni arayışları solun başarılı olmasına yetmemiştir. Toplam sol oyların bir önceki seçime göre azalması ve solun iktidar ortağı dahi olamaması düşündürücüdür. Oysa ki Avrupa'da sol yaygın olarak iktidardadır. Bu sonuçlar, solun da kendisini sorgulamasını ve değişen koşullara ve yeni verilere göre politika, proje ve yöntemler geliştirmesinin gereğini ortaya çıkarmıştır. Bu bağlamda sendika - siyaset ilişkisinin yeni bir anlayış ve ilişki içinde yürütülmesinin zorunluluğu da ortadadır. Sonuç olarak geride bıraktığımız seçim sürecinde KESK'in ve EĞİTİM SEN'in temsil ettikleri kitlelerin yararına ve kazanımlar sağlayabilecek bir yaklaşım gösteremediklerini söyledik. Seçimlerin de emekçilerin ve diğer yoksul kesimlerin çıkarlarına uygun sonuçlar vermediği de açıktır. Ancak KESK ve EĞİTİM SEN, ortaya çıkan verili durum iyi tahlil edildiğinde ve bu tahlillerin gerektirdiği politikalar, projeler ve yöntemler titizlikle saptandığı taktirde; amaçlarını gerçekleştirecek güce ve deneyime sahiptirler. Bu durumu bilerek; duygusal, provokasyona açık, kitleleri yıldırıcı ve her ne pahasına olursa olsun eylem yaklaşımı ve yöntemlerinden uzak durularak; akılcı, amaç ve zamanlaması doğru tespit edilmiş, ayrıca kazanç-risk faktörleri gözetilmiş eylem planları oluşturulmalıdır. Eğitimin demokratik, laik, bilimsel ve katılımcı özelliği eksiktir ve mutlaka sorgulanmalıdır. Ancak, AKP iktidarının eğitimi bu eksikliklere rağmen var olan durumdan daha geriye götürme ve gericileştirme çabasına gireceği endişesi taşınmaktadır. Acele etmeden ve karamsarlığa düşmeden bu olası tehlike takip edilmeli ve buna karşı bir duruş sergilenerek, toplumun diğer sosyal ve siyasal kesimleriyle dayanışma ve birlikte hareket etme yolları aranmalıdır. Buna uygun toplumsal destek ve katılımı sağlanmış eylemler örgütlenmelidir. Bunların dışında önümüzdeki dönem için yapılması gereken şeylerden bazıları da şunlar olmalıdır:
Son söz olarak: Sendikal Birlik yeni bir dönemin başladığı bilinciyle bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sendikalarımızın güçlenmesine ve büyümesine yönelik çabalarını daha da arttırarak sürdürecektir. Bu doğrultudaki her türlü çabaya da destek verecektir. |